10 Ekim Ankara

Avcılar Marmara caddesinde sürekli karşılaştığım garip bir eleman vardı. Uzun boylu esmer yakışıklı biri.

Bizim okulda elektrik elektronik okuyor. Bana bir keresinde ben yarı tanrıyım dedi ben de güldüm. Geyik bir arkadaştı. Üç saniyede selam vermesine müteakip hemen bir şaka yapardı. Arkadaş göründüğünden çok daha enteresan biriymiş bilemedim. İlk tanıştığımızda onun bana bu kadar garip şeyler yaşatacağını asla kestirememiştim. Fazlasıyla enteresan biriydi. Birikimli okuyan çizen de biriydi. Siyaset yaparken şakacılığını da konuşturduğundan onu bir tartışmada alt etmek imkansızdı. Bana ben yarı tanrıyım dediği an Atinalı mısın Bingöllü müsün diye dalga geçeyim dedim, burnumdan getirmişti. Asıl derdi de bir şekilde bir iki konu açıp sohbet etmek bunu anlıyordum. O dönemler öğrenciydim, okula fazla girmiyordum. Sağda solda solculuk peşindeydim. Bu arkadaşla da okulda bir konferansta tanışmıştık. Biri tanıştırmıştı bizi, o da kimdi hatırlamıyorum bile. Avcıların trafiğe kapalı caddesinde aylak aylak gezerken görürdüm bunu sürekli sırtında bir gitar asılı dururdu öyle gezerdi. Bazen de okuldaki barış gösterilerinde görürdüm. Okulda karşılaştığımız zamanlar bana mutlaka bir çay söyler, antik hikayelerle kafamı şişirirdi. Uzun uzadıya sohbetler edemesek de bir şekilde konular bulup bir şeyler anlatırdı. Sonraları bunun şifrelerini çözdüm. Kafamı şişirmesin diye peşin peşin konuları ben açardım. Hem de merak ettiğim konular varsa fikrini almış olurdum. Kendisini tanımayan yoktu adeta. Hep kalabalıkla gezerdi ben de uzaktan selamımı verir çoğu zaman buna ilişmeden kaçar uzaklaşırdım. Yoksa dalga geçecek bir şeylerimi bulup ayak üstü bana yüklenirdi. Hiç okula gitmezdi ama derslerden kolayca geçerdi. Bilmiyorum belki de bana sallıyordu derslerden geçiyorum diye. Suratında da asla kaybetmiş bir insan modu göremezdiniz. Ne zaman görsem yüzü hep gülümsekti. Hiç negatif görmezdim bunu. Aradan bir kaç sene geçti bu arkadaşı hiç görmedim. Kaybolmuştu sanki. Ama aklımın ucuna dahi gelmiyordu böyle bir insanın varlığı. Adını bile unutmuştum. O aralar ben de taksimde sol bir dergide takılıyordum. Beş on arkadaş dergi bir çıkartmaya çalışıyorduk, bir de lokalimiz vardı etkinliklerimizi orada yapardık. Çoğu zaman orda yatıp kalkardım. Kendime yeni bir arkadaş grubu bulmuştum dergi sayesinde. Okula da sadece sınav için gidiyordum. Avcılara pek uğramıyordum. Bir bu arkadaşla kampüste karşılaşıştım. Etrafına yine üç beş birilerini toplamış, elinde saz Ruhi Su’nun bir eserini çalmaya çalışıyordu. Kenarda oturdum bunu dinledim. Müzik faslı bitince gelip bana selam verdi. Ben de o esnada nerelerde olduğu, neden hiç görünmediğini sordum. “Olympos’taydım” dedi. Ben de ona Antalya’nın en güzel yeri Olympos’tur diyerek muhabbete devam etmeye çalışırken aniden sözümü kesip “Olympos Antalya’da değil, Yunanistan’dadır” dedi. Ardından Tanrılar Diyarı olan memleketimi bana sorma istersen diyerek benle şakalaşmaya başladı. O an “Ahanda yandık, şimdi kırk tane hikaye anlatıp kendini övecek” dedim. Sonra muhabbet ilerledi. Ben de karşılık vermeye başladık. Şakalaşarak Antik Yunan tanrılarından geyik yapmaya başladık. Bu bana İlk İnsanın Hikayesini ve Pandora’yı anlattı. Ben de bilmiyordum fakat anlattığı hikaye şöyleydi. Prometheus bir gün Tanrı Zeus’a kızıp, Zeus’tan gizli toprakla göz yaşını karıştırıp bir çamurdan insanı yaratmış ve göklerden çaldığı ateşle onu canlandırmış. Zeus bunu fark edince insanlıktan öcünü almak için bir kutu yapmış, içine de türlü kötülükleri koymuş, kutunun en diplerine de bir tane umut koymuş. Kutunun içini tıka basa her türlü kötülükle doldurmuş Zeus; savaş açlık ölüm gibi. Ve kutuyu da Pandora’ya hediye ederek dünyaya salmış Zeus insanoğlundan intikam almak için güzel bir plan işletmiş. Bu kutuya da “Pandoranın kutusu” demişler bu yüzden. Arkadaş alakasız yere tanrı muhabbeti yapınca ben de ona Afrodit’in bir hikayesini anlatmıştım; Afrodit bir gün sinirle yürürken. Ayağına bir gül ağacının dikeni batmış. Batar batmaz sinirle yerden üç adet taş almış. Bu taşları var gücüyle çok uzaklara atmış. Bunlardan biri Fırat Nehri’nin ötesinde bir yere, Biri Anadolu’nun ortasında bşr düzlüğe, biri de Olympos Dağına düşmüş. Bu esnada ayağındaki diken batan Afrodit tökezleyerek yürürken kanlar yeni açmış çiçeklerin üzerine damlamış. O zamana kadar beyaz olan güller ilk kez kırmızı oluvermişler. “İlk Gelincik” O gün ayak üstü bir iki antin kuntin tarihsel hikayeleri kim daha çok biliyor yarışması yaptıktan sonra. Daha da görmedim bu arkadaşı. Aradan epeyce zaman geçmişti. Sanırım iki seneden fazla olmuştu. Bir ara dergideki arkadaşlarla Haydarpaşa’dan eski bir trene binip makine mühendisleri odasının Ankara’daki bir eylemine gitmiştik. Kompartımanın birini arkadaşlarla zapt etmiştik adeta. Sabaha kadar içip bağıra bağıra Avusturya işçi Marşını söylemiştik. Ertesi günü miting devam ederken ben de çimenlerde azıcık uzanayım derken sızıp kalmışım. Telefonumun sesiyle uyanmıştım. Arkadaşlar arıyordu. Sendika yemek dağıtıyormuş merkez binasında bana acele gel diyorlardı. Ankara’yı da pek bilmiyorum o zamanlar. Sadece bulunduğum yerden Kızılay meydanına nasıl gidilir onu biliyorum. Kızılay’a doğru koştum. Yemek bitmeden ulaşmam gerekti üzerimde çok az para kalmıştı onu da yemeğe veremezdim. Ben koşarken önüme belediyenin kazdığı bir çukur çıkmıştı, ben de o kazının üzerinden atlarım diye düşündüğüm bir anda kendimi cesaretlendirip atlamıştım. Ayağıma bir taş batmıştı. Topallamaya başlamıştım. Ayakkabının altından bir taş söküp attım. Çorabım hep kan olmuştu. O halde sora sora o mekanı buldum. Yemeğimi yedim.. Bir iki saat sonra da trene binip tekrar İstanbul’a döndüm. Avcılara geldiğimde daha evime varmadan yolda yüne bu arkadaşı gördüm ayağımın sakatlandığı görünce dalga geçti benimle. Birbiri ardına şakalar yapmaya başladı. İki de bir ne oldu devrimci deyip beni kızdırmaya çalışıyordu. Ben de bunun Zazaca Tiyatro kurma hayali ile dalga geçiyordum. Ama arkadaş çok da hevesli olduğundan şakalarımın da dozunu ayarlamak zorunda kalıyordum. Sürekli adını unutuyordum ama hiç bozuntuya vermiyordum belli ki o da benim adımı unutuyordu. “Adını malum günden sonra öğrenmiş olmamın bende yarattığı bir vicdan azabı var, az da olsa biliyorum.” İkinci Bölüm Bazen hiçbir şey in farkında olmadığım yıllarımı özlüyorum. Şimdilerde yaşım iyice ilerledi. Geçmişimizle ilgili basit gibi gelen bazı şeylerin insanın hayatına mühür gibi işlendiğini yeni yeni öğreniyorum. Sadece yolda karşılaşıp, arada ayaküstü şakalaştığın insanlara şimdilerde başka bir gözle bakmak insana garip geliyor. Keşke diyor insanın bir yanı, o zamanları dolu dolu yaşasaymışım. Keşke Afrodit’in hikayesini yarıda kesmeseymişim. Ayağından damlayan kanla beslenen bir çiçeğin dünyalar yakışıklısı Adonis’e dönüştüğünü anlatsaymışım o arkadaşa baharın müjdecisi çiçeklerin, tomurcukların babası Adonis hakkında üç beş kelam etseymişim. Suriyeli kızların her bahar gelişinde saksılara tohum ekerek yad ettiği bu güzelliği söylemeyi nasıl da unutmuşum. Ah! kaç yüzyıllar ağıtlar yakılacaktı, yakışıklı Adonislere bu topraklarda. Nasıl da doğayı canlandırıyor Adonis! Arılar kelebekler ona minnettar! Kıskanç Zeus saldı yaban domuzunu garibimin üstüne! “Bahar gelince hızla açıp aniden sollan gelincikler!” Kardeşi Eros bebe olmasaydı durur muydu hiç elbet bir ok fırlatıp çıkarırdı yaydan! Pandoranın kutusunda korkunç bir ses yankılanıyor iyi dinleyin; “Bu savaşlar, tanrılarılar tanrısı Zeus’un insanoğlunu istememesi yüzünden vardır. İnsanlığının derdinde olanın en büyük düşmanı tanrılardır.” Birazdan tatil günümde evde öğle saatlerine kadar yattığım bir anda. Uykulu gözlerle televizyonu açınca milyonlarca kere geçmişe gidip gidip gelmenin beynimden kaynar suların nasıl döküldüğünü anlatacağım size. Televizyon açılacak ve haber kanallarında yanıp sönen son dakika kırmızısını göreceğim. Az sonra moralim çok kötü bozulacak. Alt yazıda Ankara’da bir düzlükte Pandoranın Kutusunun açıldığını göreceğim. Her yere kötülükler saçılmış olacak, tanrılar ‘insanlıktan’ intikam alacaklar. Sonra hemen telefona sarılıp internette daha çok bilgi ararken ekrandaki bir paylaşımda siyah beyaz bir fotoğraf, fonda Pandoranın içindeki tek umudun şarkısı çalıyor olacak. Bu meydan kanlı Meydan Ok fırladı çıktı yaydan.

10 Ekim 2015 Ankara Patlamasında Can Veren Değerli Okul Arkadaşım Abdülkadir Uyan’ın Anısına

2 thoughts on “10 Ekim Ankara

Add yours

  1. Izmitte görmüştüm arkadaşımın kardeşiydi bahsettigin gibi yüzünde hep bir gülümseme sürekli heyecanla bir şeyler anlatırdı.. ahh nicelerimiz gitti…

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Proudly powered by WordPress | Theme: Baskerville 2 by Anders Noren.

Up ↑