Cigaretto (Bölüm 1- Napoli’de Bir Gece)

Birgün kız arkadaşımla birlikte İtalya’ya gitmeye karar vermiştik, öyle yurt dışı gezi kültürümüz olduğundan değil.

İkimiz de yeni mezunuz, elimize üç beş maaş para geçiyor diye bununla ego yaşadığımız zamanlardı, okul yıllarının ser sefil dönemlerini daha yeni atlatmıştık. Hızlıca turlara bakıp, kafamızdaki harcama düzeyine göre bütçemizi denkleştirip, on günlük baştan sona İtalya turu aldık. Mayıs ayının ortalarında, tarihi tam belli olmayan esnek bir turdu, o ara vize evrak işlerini halletik, artık tur zamanının gelmesini bekliyorduk. Kafamızda neler kuruyoruz ama off! İkimizin de ilk yurt dışı deneyimi olacağı için ayaklarımız yerden kesilmiş, göreceğimiz yerleri kafamızda canlandırıp daha ora gitmeden yaşanabilecek bütün hazları yaşıyorduk hatta insanlara havamızı da atmaya başlamıştık, İtalya’ya gidiyoruz… Torino’dan başlayıp Sicilya’da son bulacak bu turda Toskano’sundan Venedik’ine, Roma’sından Capua’sına görmedik yer bırakmayacaktık. Aşırı derecede havalı bir iş yapıyorduk o zamanki arkadaş çevremize göre, her gün bir şehirde kalınacak, her yer gezilecek, özel şaraplar içecektik. Onlarca karın ağrısı, sağa sola hava atmalar, bir iki arkadaş görünce sırf artistlik olsun diye google’dan görsellere bakmalar derken tur zamanı geldi çattı, büyük bir tur firmasından almıştık, uçuştan üç saat önce buluşma ayarlanmıştı, Rehberle tanışıp ekibi toparlayıp gidecektik. İtalya turuna gidecek insanlar elit olacağından bizim de öylesine bir ortamda sırıtmamız gerekti, içinde bulunduğumuz sınıfı yeni atlatıyorduk sonuçta biraz dikkat etmeliydik, en güzel elbiselerimizi giyip havalimanındaki buluşma yerine gittik. Jöleleri sürüp makyajları yapmıştık, ikimiz de jilet gibiydik, buram buram da parfüm kokuyorduk. Kıyafetlerimizi gören de bizi ne zanneder! Ama yüzümüzdeki güneş yanığından ruhen hala köylü olduğumuz çok belli, ilaç mümessillerinden halliceyiz vesselam. Buluşma noktasına geldiğimizde bizi çok güzel sarışın bir kız karşıladı, kelimelerini çok dikkatli seçen, bakımlı, dudaklarında mat ruj, gülümser yüzlü, tatlı bir kızdı, bizi alıp grubun asıl toplandığı yere götürdü, daha doğrusu bize eşlik etti diyelim hala havalıyız çünkü. Bizimle yolculuk etmek üzere toplanmış grubun yanına vardığımızda beynimizden kaynar sular dökülmüştü. Karşımızda otuz beş kırk kişilik teyze grubu vardı, oldukları yerde garip bir gürültü vardı, çoğu gözlüklüydü, hepsi gülerek bir şeyler anlatıyor, dedikodu yapıp gülüyorlardı. Kendimi tavuk çiftliğinde gibi hissetmeye başlamıştım, sesler yabancılaşmaya başlamıştı, teyzeler ortamı hamam sefasına çevirmişlerdi, ellerinde saklama kabına doldurdukları yiyeceklerden vardı.Gün yaptıkları dönem akıllarına gelmiş yurt dışına gitmek, içlerinden birinin gelini Kamboçya’lıymış bu fikri bunların aklına sokan o olabilir, etrafta ondan daha iyi konuya vakıf kimse yoktu, hani bildiğinden değil ama her şeye bir fikri vardı ve mutlaka gelininden örnek veriyordu. Kafamızda planını kurduğumuz elit yolculuğa dair hiçbir şeyin gerçekleşmeyeceği gün gibi aşikardı. Rehberle tanıştık bize orada dikkat etmemiz gereken şeyleri anlattı, sarışın kız da elimize bir iki broşür bırakıp gitti, uçaktaki konumuzu almıştık, herkes ayrı yerlerde oturmuştu. Umudumuzu hiç yitirmedik, sınıf atlayışımızı gölgede bırakacak sosyo-ekonomik durumdaki insanlarla yolculuk yapıyor olmanın bizimle ilgilisi olamazdı, uçakta servis edilen dana rostomuzu yiyip şarabımızı içtik, ara ara teyzelerin gürültülü seslerini duyuyorduk ama ‘neyse’ diyorduk. Torino’ya indiğimizde teyzelerden birinin çok garip davranışlar sergilediğini gördüm, biraz ürkekti, yanındaki teyzenin koluna girmiş o nere giderse beraber gidiyordu, yapışmıştı, havalimanında gümrük kontrolleri yapılırken bu teyzenin benzi beti attı, sudan çıkmış balığa dönmüştü. Ben de o ara kız arkadaşıma yavaştan evlilik konusunu açmayı planlıyordum fakat konuya nasıl nereden girerim bilemiyordum, fırsatını buldukça tur grubundan ayrılıp kendi başımıza geziyorduk, teyzelerin hiçbir şey umurunda değildi, otobüste göbek atıp oynuyorlardı. Otobüs şoförü de iri yarı göbekli bir adamdı, rehberin sallamasına göre adamın biri kuzeyde biri de güneyde iki karısı varmış, değişik bir tipti, bizi gezilecek yerlere bırakıp kendi de toplanma saatine kadar ortalıkta görünmüyordu. Bazen espiri yapıyordu anlamıyorduk. Her gece farklı bir şehirde kalıp, o şehre dair ne kadar gezilecek yer varsa hızlıca gezip, kalacağımız otele dönüyorduk. Roma, Floransa, Venedik demeden geziyorduk, günümüzün çoğu otobüste geçiyordu, teyzeler sayesinde hiç aç kalmadık, yanlarında beyaz peynir bile getirmişlerdi.

Teyzeler her gittiği yerden magnet alıyor, olur olmadık her şeyin fiyatını sormaya çalışıyorlardı, tatil turundan ziyade pazara alışverişe çıkmış gibiydiler. Vatikan’da gezerken duvarlardaki fresklere bakıp dantel modeli olur mu acaba diyerek fotograflar çekiyorlardı. Roma’da aşıklar çeşmesini gezerken, rehber hararetli bir telefon görüşmesi yaptı, İtalyanca konuştuğu için pek birşey anlamadık ama kadının yüz ifadesi değişmişti, çok umursamadık, sonradan anlattı, Sicilya programı iptal olmuş, onun yerine Napoli’ye gidilecekmiş. Bizim için pek de bir önemi yoktu, ha Sicilya ha Napoli ne fark ederdi ki? Keyfimizi kaçıracak şeylere fazlaca takılmadan gezimize odaklanmalıydık, ara sıra teyzelerin gondol sefasındaki şamatasını hatırlayıp kendimizce eğleniyorduk. Roma’daki otelden ayrılıp Napoli’ye geldiğimizde herşey olması gerektiği gibiydi, keyfimiz yerindeydi, teyzelerle de epeyce samimi olmuştuk, Pompei antik şehrini gezerken rehber telefonda yine hararetli bir konuşma yaptı sonra bize dönüp kalacağımız otelde bir sıkıntı olduğunu başka bir otel ayarlamaya çalıştığını söyledi, son gece Napoli’de kalıp ertesi sabah uçakla İstanbul’a dönecektik, hava iyice kararmıştı, Napoli’de bir parkta aç aç bekliyorduk, teyzelerin bütün stokları tükenmişti, bazıları sinirlenmeye başlamıştı bile. Aradan biraz zaman geçtikten sonra rehber otel işini çözdüğünü söyleyip bizi otobüslere bindirdi, fakat herkes aynı otelde kalamayacaktı, epeyce yol gittik, kenar semte benzer bir yerde bir otelin önüne geldik, rehber bazı teyzeleri indirip odalarına yerleştirdi kalan kişiler de şoföre verdiği adresteki otelde kalacaktı, rehber grup ikiye bölündüğü için bizimle gelmedi, biraz İngilizce biliyorum diye ekibi bana emanet etti, bir sürü tantana oldu, bazı teyzeler cingar çıkardı ama yapacak birşey yoktu. Kalan kişilerle Napoli’nin merkezinden uzaklaşıp Vezüv yanardağının dibinde bir mahalleye doğru yol aldık, garip garip sokaklardan geçiyorduk, şoför bile afallamıştı, aradığımız adresi bir türlü bulamıyorduk. Tatilin son gününe denk gelen saçma sapan bu olay yüzünden herkesin canı sıkılmıştı, saatlerdir sokak sokak geziyorduk, geçtiğimiz yerlerde de adres soracak bir Allah’ın kulunu bulamıyorduk, şoför de gerilmişti, ortamı sakinleştirmek bana kalmıştı. Saat akşam on civarıydı, aradığımız oteli bulmuştuk ama otelin görüntüsü bile korkmamıza yetiyordu, rehber de Napoli’ye gelmeden önce sürekli bizi uyarıyordu, insanlara karşı dikkatli olalım diye, Napoli biraz farklı bir yermiş, hırsızlık falan çok olurmuş. Geldiğimiz otel karanlık bir sokağın içinde eski bir evden bozma iki katlı berbat bir yerdi, yokuş yukarı uzunca bir sokağın en dip kısmındaydık, Tarlabaşı gibi bir yer desem yeri. Otobüsten valizleri alıp kapıdaki görevliye dert anlatmaya çalışırken şoför çoktan gitmişti. Ben park ediyor sanmıştım, manyak herif basıp gitmiş, mal gibi kaldık, adamlar derdimizi de anlamıyor, rehberi arayıp bağırıp çağırdık, meğerse yanlış otele gelmişiz, işler iyice arap saçına dönmüştü. Teyzelerde kontör yok benim de şarjım bitmek üzereydi. Otelin lobisinde epeyce cebelleştikten sonra rehber işi çözdü, adamlarla bir şekilde anlaşıp iyi kötü odalara yerleştik, yanımızdaki teyzelere de eşlik edip tek tek odalarına yerleştirdim. Odalar leş içindeydi, yataklar bir önceki kullanıcı nasıl bırakmışsa öyleydi. Gerginlik yaratmanın bir anlamı yoktu zaten sabah erkenden şoför bizi alıp havalimanına götürecekti. Odalarda duş almak için sıcak su bile yoktu, iyi kötü soğuk suyun altına girip duşumuzu aldık, biraz da uykumuz kaçmıştı, lobiye inip kahve içelim dedik. Zor bela birilerini bulup kahvemizi aldık, sigara içmek için kapının önüne geldiğimizde o ürkek teyze ile karşılaştık, ağlamaktan ağzı yüzü şişmişti, bir eliyle başını tutuyor diğer eliyle de burnunu siliyordu, iki valizinden birini Roma’da unutmuş…

Kimlik, cüzdan, pasaport her şey o valizindeymiş, hemen rehberi aradık ama telefonuna ulaşamadık, kaplıydı. Küçük çaplı kriz ortamının içine düşmüştüm, teyzeye benden başka yardım edecek kimse de yoktu. Belki karışmıştır diye odaları gezip tüm valizleri kontrol ettik fakat yoktu. Roma’da unuttuğuna iyice emin olmuştuk. Saat neredeyse gece yarısı olmak üzereydi, teyze çığlık atmalı ağlama krizlerine girmek üzereydi. meğerse kocası çok ters biriymiş, gezi için de zar zor izin alabilmiş. Durumu anlayıp bir hal çaresini bulmak için lobiye gittiğimde oradaki elemana başımıza geleni anlatmaya çalıştım ama eleman değil İngilizce sanırım İtalyanca da bilmiyordu, galiba Bangladeşli göçmen çalışanlardan biriydi. Bir yandan teyzeyi susturmaya çalışıp bir yandan da elemana vücut diliyle bir şeyler anlatmaya çalışıyordum. Eleman işin içinden çıkamayınca, beni yanına alıp iki sokak ötede bir yere götürdü, bahçeli bir evin önüne geldik, kapıda genç yaşlarda biri vardı, bizi biraz bekletip sonra içeri aldı, otelin sahibinin eviymiş. Büyük bir salondan geçip odasına girdim, eleman kapıda bekliyordu. Odanın öte başında çok büyük masa vardı,patron tam karşımdaydı, genç yaşlarda bir iki kişi de ellerini önden bağlamış öylece ayakta duruyorlardı, etraf antika eşyalardan geçilmiyordu. Patron denilen kişi de yirmi beş yaşlarında, takım elbiseli, klasik İtalyandı. Gömleğinin yakasını ceketine doğru yaslamış, tıraşlı, saçı başı jöleli, paçaları parlak ayakkabılarının hayli üzerinde slimfit pantalon giymiş sert bakışlı biriydi. İçeri adımımı atar atmaz ‘Hello’ dedim, içim kıpır kıpır, korkuyorum ama çaktırmamaya da çalışıyordum. Patron beni görür görmez yerinden kalkıp, tokalaşarak oturmam için masanın öbür ucundaki koltuğu gösterip nezaketini sergiliyordu. Adam iyi kötü İngilizce biliyordu, derdimi hızlıca anlatıp çare bulması için yardım istedim, vakit gittikçe daralıyordu. Roma’da kaldığımız oteli patrona söyleyip, oradaki valizi sabaha kadar buraya getirip getiremeyeceğini sordum, adam bir iki yeri aradı, bir türlü çare bulamıyordu, o da duruma sinir olmuştu, önünde puroya benzer bir sigara vardı, bir fırt çekip, cam küllüğe koyup bana uzattı. Ben de sigaramı kız arkadaşımın çantasında unutmuştum, ikramı geri çevirmek istemedim. Bir iki duman alıp, küllüğü geri uzattım, aromalı bir sigaraydı, değişik bir kokusu vardı. O esnada bir iki yeri daha aradık, denediğimiz tüm yollar çıkmazdaydı. Ben de sigaramı kız arkadaşımın çantasında unutmuştum, ikramı geri çevirmek istemedim. Bir iki duman alıp, küllüğü geri uzattım, aromalı bir sigaraydı, değişik bir kokusu vardı. O esnada bir iki yeri daha aradık, denediğimiz tüm yollar çıkmazdaydı. Saat gece 1 civarıydı, valizi geri getirebilecektik ama teyzenin Napoli’de bir gün daha kalması gerekiyordu, uçak bileti yanacaktı. Bangladeşli çalışanla birlikte durumu anlatmak için teyzeyi alıp patronun yanına getirdik, o ara uykusuzluktan olmalı, bende ipler kopmaya başladı. Teyzeyi almaya gittiğimde kız arkadaşıma da durumu anlattım, işlerin uzayabileceğini, aksi bir durumda İstanbul’a dönmesi gerektiğini söyledim, bize ne uğraşma dediyse de laf dinlemedim, her şeye hazırlıklıydım, teyzeyi burada sersefil bırakamazdım. Patronun odasına girdiğimizde yerinde yoktu, beklemeye başladık, diğer elemanlar da gitmişti, bir sigara içeyim dedim, akılsız kafam paketi yine unutmuştum, gözüm masanın üzerindeki küllüğe gitti, uzanıp o sigaradan bir iki fırt daha aldım, teyze hala ağlıyordu. Nasıl olduysa bir an kendimi teyzeye bağırırken buldum, kadının yakasından tutup silkeleyerek, tatilimi berbat ettin uğursuz kadın diyerek bağırıyordum. Sonra yaptığım şeyin saçma olduğunu anladım, teyze odanın içinde geziniyor ben de ona küfür ediyordum. Çok sinirlenmiş olmalıyım ki kalbime çarpıntı girdi, nefessiz kaldım üç beş saniye, o ara en yakında patronun koltuğu vardı, yere düşmemek için mecburen oraya oturdum, koltuk da çok rahattı, iyice yayılmışım, masanın üzerinde bir silah vardı, teyze de odada hala volta atıyordu. Daha önce revolver silah görmemiştim, aynı yeşilçam filmlerindeki gibiydi içi mermi doluydu, patronu beklerken mermileri boşaltıp yeniden yerine takıp çarkı çevirerek kendime güzel bir stres atma oyuncağı bulmuştum. El kadar bir silahtı ama parıl parıl parlıyordu. Aniden oda rengarek oldu, tavanın öte ucunda bir muhabbet kuşu vardı, onun ötmesi bir yana teyzenin ağlaması bir yana iyice çıldırmıştım, sırtımı arkaya yasladım, arkaya yaslandıkça rahatlıyordum, teyzeye tatilimiz boyunca öğrendiğim kelimelerden İtalyanca bir şeyler söylüyordum. Teyze de bana boş boş bakıp, ıslanmamış yeri kalmayan peçetesi ile gözyaşlarını silip, kocam beni öldürecek diyordu, o ağladıkça ben kahkaha atıyordum, içtiğim sigara beni çok kötü yapmıştı. Ara ara aklım başıma geliyordu ama tutamıyordum kendimi. Yerimden kalkıp silahın kabzesini yumruğumun içine sıkıştırıp teyzenin suratına indirerek ‘sus be kadın, sus’ diyerek bağırdım. Sonra çarpıntım yeniden artmaya başladı, yerimden kalktıkça oluyordu, en iyisi koltukta oturmaktı. Koltuğa oturunca çekmeceler dikkatimi çekmişti. Acaba içlerinde neler vardı? Bir elimde silah dumanaltı odanın içinde çekmecelerde neler var diye kurcalamaya başladığımda anda elemanlardan biri hızlıca içeri girip bağırarak diğer arkadaşlarına seslendi, o esnada panikten teyze bayıldı.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Proudly powered by WordPress | Theme: Baskerville 2 by Anders Noren.

Up ↑