Şeyh Bedreddin Destanı

<<Sıcaktı sıcak>>

Kavruluyorduk. Harman yerinde yüzümüzden damlayan ter daha yere düşmeden buhar oluyordu.

Sanki tandırdan yeni çıkmış ekmeğin buğusunu göğsümüze dolduruyorduk. Havada nefes aldırmaz bir nem tenimize kezzap gibi yapışıyordu. Bir yudum su içmek ne fayda! Akdeniz, masmavi güneşi üzerimize yorgan gibi seriyordu öğlenin alnında. ‘Evde yarim yalnız başına neyler’ fikri göğsümün tam ortasından rüzgarda uçuşan saman höyüğü tozu gibi ciğerime yapışıyordu. ‘Anam varıp bakmış mı ola gebe gelinine?’ Yokluk başımızda bin bela, hele bir de oğul bekleyende. Vakit ne akar gider ne de bu ekinler biçilip bize yar olur. Zulüm görende budur halimiz! Zalimin kursağından bize bir evlek buğday düşerse amenna.

‘Hû Erenler Aşkına, Hû!’

Ah şu üzerimde şu korku yeleği olmayaydı. Ah bir yiğit olaydım küheylanlar gibi. Bir çekebilsem şöyle kılıcını göğe doğru. Doğmamış nazlı bebemin rızkına kim el koyabilirdi. ‘Durun Ulan Durun! Yedirir mi gariban ahali sana hakkından bir ekmeklik un!’ Aydın ellerinde hasat zamanı yaklaşıyordu, herkesin içinde bir kuruntu. Söylentiler uğul uğul. Sipahiler gelip alacakmış buğdayımızı daha değirmene varmadan.

<<Bir ölüm Türküsü rüzgar idi.>>

Konu komşu köylü kim var kim yok kıyıda köşede fısıldaşıyorduk. Dedemiz Sultanımız Mustafa Bey’imiz bir şeyler anlatmış. “Baskın olacak, unumuz, buğdayımız ne var ne yok alacaklar” demiş ahaliye. Kimseye elleşmeyim dedim kendime ama korkuyordum. Evvelden avradımın koynundaki keseye bir altın koymuştum. Demirci Ethem’in yanına gittim. Ne olur ne olmaz bir kılıç daha yapsın istedim. Ethem ham demiri güçlü kollarıyla kızgın ateşten çıkarıp örs üstünde bir güzel dövdü. Ocağın körlüğüne bastım, Ethem de çekici indirdi demirin böğrüne böğrüne. Vurduk vurduk incelttik. Keskin ettik kılıcı. Ethem iri parmaklı elleriyle kılıcı ışığa tutarken altın uzattım ona keseden “Al bunu, hakkındır” dedim. Almadı.Bir şeyler mırıldandı ocağın isli dumanına doğru

<<Demiri işleyip oya gibi hep beraber>>

Bağladım kınsız kılıcımı belime, köylüye ilişmeden yürüdüm evime doğru. Sakin bir rüzgar esiyordu. Damlarda ipe serilmiş kuru biberlerin hışırtısından gayri ses yoktu. Kapı eşiğine geldiğimde evde kimsenin olmadığını fark ettim. Demir tokmağı sertçe ahşap kapıya indirirken arkamdan bir el sarstı beni. Dönüp arkama baktığımda Yunus’la karşılaştım. Bizim güleç yüzlü cömert Yunus’tu bu. Gırtlaktan gelen heyecanlı sesiyle “Sizinkiler yok,Yosef Amca’lara gittiler” dedi. Acıkmıştım. Koştura koştura Yosef’lerin evinin önüne geldim. Yemeğe davet etmişlerdi, unutmuşum. Koca bir sofra kurmuşlar. Salata çorba etli pilav yapmışlar. Selam verip içeri girdim. Yosef Amca beni baş köşeye oturttu. Yosef Amca’nın küçük oğlu, sofrayı önüme doğru çekiştirip dolu tabakları önüme dizdi. Yorgo da ordaydı çoktan yemeğini bitirmiş ekmeğini tabağa banıyordu. Yorgo bizim köyden değildi Sakız Adasından gelmişti. Dergahtan biliyorum cemlerimizden eksik olmazdı. Dedemiz Sultanımız baş köşeye oturturdu onu. Pek de severdi. Dedemiz Sultanımız buyur eylemişti de ağ atmaya yardıma gitmiştik. Sakızlı Rum Gemicilerin piri imiş. Yosef Amca misafirperverliğin hakkını vermek için önüme ekmek doğrarken Yorgo’nun karnı iyice doymuş yavaştan sırtını duvardaki yastığa doğru verirken. Aksak diliyle bir şeyler mırıldanıyordu koynundan içeri..

<<Hep beraber sulardan çekmek ağı>>

Sofradaki envai çeşit yiyecekleri tıkıştırırken susayınca Yosef Amca’nın küçük oğlundan ayran istedim. Çocuk yüzüme yüzüme baktı. Çocuğa bakarken tepeleme doldurduğum tahta kaşık ağzımın hizasında öylece kala kaldı. Çocuk duymamıştır belki diye tekrar “Ayran var mı?” dedim.

Çocuk bu sefer basına dönüp ”Nasıl olur?” bakışı attı. Kötü bir şey mi yaptım bir terbiyesizlik mi ettim acaba diye gülümser yüzle Yorga’ya bakınca kahkahalar attı. Anlam veremedim sadece yoğurt suyla çalkalasın istemiştim. Yahudilerde etli ile sütlüyü aynı anda yemek harammış. Asla birbirine karıştırmazlarmış. Hatta öyle ki et yenilen kaşık ayrı süt içilen kaşık bile ayrıymış. Biraz utandım. Ben utandıkça da Yorgo Rumca bir şeyler söylenerek gülüyordu. Yosef Amca da gülmeye başladı. Türkmen uşağıydım yeni gelmiştik bu ellere. Buralara ait bilmediğimz çok şey vardı. Yaban yaylalardan geride atalarımızı bırakarak, yalın ayak kıl çorap bozguncu Timur’dan kaçarken bu komşularımız bize evlerini açmıştılar. Karaburun dağlarında dostluk sofraları kurmuştuk onlarda.

<<Yarin yanağından gayrı her şeyde her yerde hep beraber diyebilmek>>

Aniden içeri Vasilisi girdi. Nefes nefese ‘’Ordular geliyor, Ordular geliyor’’ diye bağırdı. Yorgo ‘Tez elden toplanmamız gerek, ben Şeyhimize gidiyorum’ dedi ve hiç vakit kaybetmeden atına binerek gitti. Hemen koştum eve. Yaptırdığım kılıcımı belime asıp, Türkmen obalarına haber salmaya gittim.Karaburun dağlarında keçi sürülerini otlatan obalara geldiğimde her yer kan içindeydi. Sarayın ordusu dümdüz etmişti her şeyi. Yaşlı, çocuk, kadın, kız demeden herkesi kılıçtan geçirmişlerdi. Yol üstünde boynu vurulmuş çobanların cesetleri etrafında kuzular meliyordu gökyüzüne doğru. Çok korkuyordum! Atımdan inmeden köye tekrar geldim. Bütün ahali ormanda toplanmıştı. Ellerinde kazmalar kürekler ucu daha bilenmemiş kılıçlar. Bütün ahali ormanda toplanmıştı. Ellerinde kazmalar kürekler. Korkusuzca ufka bakarak şehzade ordusunun yolunu gözlüyorlardı. İsyan ateşini yaktığımızda Karaburun Dağlarının öte yanındaki Türkmen obalarından da yüzlerce yiğit gelmişti. Bir dalımızı, bir kök kuru ağacımızı dahi vermemeye yemin etmiştik. Aydının Türk köylüleri, Sakızlı Rum Gemiciler, Yahudi Esnafları dört bir yandan doluşmuştuk kayaların dibindeki ormanın kuytusuna.

<< Oysaki onlar bu toprağı,  bu kayalardan bakanlar, onu,  üzümü, inciri, narı,  tüyleri baldan sarı,  sütleri baldan koyu davarları,  ince belli, aslan yeleli atlarıyla  duvarsız ve sınırsız  bir kardeş sofrası gibi açmıştılar.>>

Ağzından incir balı damlayan bir velet bağırdı yüksek kayalardan aşağı doğru ‘’Geliyorlarrrr’’ Cenk başlamak üzereydi. Yüzlerce yiğit koca çınarların dibine pusmuş kılıcının pasını siliyordu. Kimselerden ses çıkmıyordu.119

Kılıcımla yerdeki çimenleri deşelerken bize doğru gelen atların nal seslerini daha iyiden iyiye duymaya başlamıştım. İçimdeki korkuyu çimenlere satıp filler gibi depreşecektim bu topraklar için. Zalim’e boyun eğmeyecektim. Doğmamış evladımın iki evlek buğdayına gözünü dikenlere gözümü karartmıştım artık.

<< Yapışıp sabanın sapına, şol kardeş toprağını biz de bir yol sürelim dedik.>>

Cenk olundu. Birbirini bileyleyen kılıçların şakırdamasını duymadan binlerce ok üstümüze yağmıştı. Onca yiğit daha namerde bir kılıç sallayamadan dökülmüştü kayalardan aşağı. Kanına belenmişti yüksek tepelerin, obaların, rençber köylerin Türkmen yiğitleri. ‘Edirne sarayında damızlanmış atların nalları’ Karaburun mağluplarının üstünden geçip cesetleri çiğnemişlerdi. Bir avuç ormanlığın içinde onlarca yiğit yitip gitmişti. Ama dönmek yoktu şeyhimizin yolundan. Kaşları bir kere çatmıştık artık. Yere düşüp bir atın terkisine doğru kılıcımı savurduğum anda boynumdan bir kırbaç sargısıyla yakalanmıştım. Yenilmiştik!

<< Bir elim harmanda, bir elim kanda>>

<< Gördün mü kaygusuz, zulmün vaktini>>

Bir meydanda toplardılar bizleri, yiğitler yağlı urganlara bağlanmıştı. Havada bulutlar turnalara aman vermiyordu. Kurdu kuşu bir olmuş hepsi bir ağızdan ciyak bir sessizliğe bulanmıştı. Cellat elindeki satırı bir bir indirdi boyunlara. Aralık kapılardan bakıyordu kadınlar eşlerinin fışkıran kanına. Cellat yanımdaki yiğidin kellesini vurunca. Rum’u Yahudi’si Müslüman’ı hep bir ağızdan bağırdık.

‘’İriş Dede Sultanımız İriş’’

Bağırtılarımız daha bitmemişti ki cellat kaldırdı satırı korkusuz kellem için. Etrafa toplanmış kapıkullarının ayaklarının arasından karnı burnunda zevcemi görüyordum. Etraftaki kan zehiri havanın kokusunu, yetim kalacak evladı da solumasın diye oyalı tülbent ile kapatmış, ağlıyordu.

<< Nerdeyse doğuracak, doğuracaktı.>>

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Proudly powered by WordPress | Theme: Baskerville 2 by Anders Noren.

Up ↑